İletişim ve Afazi


Psikoloji / Çarşamba, Şubat 27th, 2019

Populus vult decipi, ergo decipiatur

Ne olmaktaydı? Afazi koğuşundan, tam da Başkan’ın konuşması sürerken, kahkaha sesleri geliyordu ve hepsi de Başkan’ın konuşmasını dinlemeye istekliydiler.

Önceden çalışılmış tumturaklı konuşması, aşırı coşkunluğu, duygusal çekiciliği ile, eski aktör işte oradaydı ve tüm hastalar gülmekten katılıyordu. Bazıları dışında kimileri şaşkın, kimileri bozulmuş, bir veya ikisi endişeli ama çoğu eğleniyor görünüyordu. Başkan, her zaman olduğu gibi dokunaklı ve etkileyiciydi ama onları açıkça güldürüyordu. Ne düşünüyor olabilirlerdi? Onu anlayamıyorlar mıydı? Ya da onu fazlasıyla iyi mi anlıyorlardı?

Zeki fakat ciddi derecede, bütün veya alırlık (receptive) afazisi olan hastaların, kelimeleri anlama becerileri o kadar etkilenir ki kendilerine anlatılanların büyük çoğunluğunu anlayamazlar. Onları iyi tanıyan arkadaşları, akrabaları, hemşireler bazen onların afazi hastası olduklarına zor inanırlar.

Çünkü doğal bir tavırla konuşulduğunda anlamın bir kısmını veya çoğunu kavrarlar ve kişi “doğal olarak” doğal olursa konuşur.

Bundan dolayı, afazi hastası olduklarını göstermek için çok sıradışı uçlara gitmek gerekir. Nörolog olarak, doğal olmayan bir şekilde konuşmak ve davranmak – söz dışı, ses tonu, konuşma şekli, imalı vurgu veya sesin yükselip alçalması gibi – ipuçlarını kaldırmak gerektiği gibi, tüm görsel (kişinin yüz ifadesi, hareketleri, çoklukla bilinçdışı olan tüm kişisel davranış dağarcığı ve duruşu) ipuçlarını da ortadan kaldırmak gerekmektedir. Konuşmayı sadece kelimelere indirgemek, Frege’nin “ses rengi” (Klangenfarben) veya “zihinde uyandırma” (evocation) dediği şeyden tamamıyla arındırmak için kişinin bunların (kişiliği ele verecek her şeyi gizlemek, sesi tamamıyla kişiliksizleştirmekten, bilgisayarlı bir ses özümleyicisi kullanmaya kadar her şeyi içerebilir) tümünü ortadan kaldırması gerekmektedir.

En duyarlı hastalarda afazi olduğundan tamamıyla emin olmak için ancak, tamamıyla yapay mekanik -Uzay Yolu’ndaki bilgisayarlara benzer şekilde konuşma gerekmektedir. Neden bütün bunları yapmak gerekiyor? Çünkü konuşma -doğal konuşma sadece kelimelerden veya (Hughlings Jackson’ın düşündüğü gibi) tek başına “önermelerden” oluşmaz. Bir ifadeyi – kişinin tüm varlığıyla, kendi anlamını ifade etmesini – sadece kelimeleri tanımaktan sonsuz derece ötede bir anlamayı içerir. Bu da afaziklerin anlamaları için, böylesi kelimeleri hiç kavrayamasalar da ipucu teşkil ediyordu. Kelimeler, sözel yapı, tek başına hiçbir anlam taşımasa da, konuşma dili genellikle bir “ses rengi” ile kaplanmış, sözel olanı ileten bir ifadenin içine yerleşmiştir ve afazi hastalarında, kelimeleri anlama becerisi tamamıyla zarar görmüşse de, tam da bu derin, çeşitli, karmaşık, gizli ifade mükemmel olarak korunmuştur. Korunmuş ve çoğu zaman da olağandışı şekilde gelişmiştir.

Bütün bunlar, afazik hastalarla yakın bir şekilde çalışan veya onların yakın çevresinde yaşayan kişilerce (aileler, arkadaşlar veya hemşire ve doktorlar) genellikle çarpıcı, komik veya dramatik bir yolla anlaşılır hale gelir. İlk başta, belki sorun olacak pek bir şey görmeyiz, ardından konuşmayı anlamalarında çok büyük bir değişimin, gerilemenin olduğunu fark ederiz. Bir şey yitirilmiş, haraplanmış, ama onun yerine -en azından duygu yüklü ifadelerle ilgili olarakbaşka bir beceri gelmiş ve o kadar gelişmiştir ki bu hastalar kelimelerin hiçbirini anlamasalar bile anlamı tam olarak kavrarlar. Bu durum, neslimizin -Homo loquens- neredeyse daha önceki, düzenine doğru gerilemesi ve belki de daha ilkele, basit ve temel olana dönmesi gibi gözüküyordu. Belki de Hughlings Jackson’ın afaziklerle köpekleri (her iki tarafı da sinirlendirebilecek bir şekilde) karşılaştırmasının sebebi buydu. Bu çalışmayı yaptığında, onun birincil olarak ilgilendiği, her iki grubun ses rengi ve duygulara yönelik kayda değer ve yanılmaz bir şekilde gösterdikleri duyarlılıktan çok dil konusundaki yetersizlikleriydi. Henry Head birinci konuya daha duyarlıdır ve afazi hakkında yazdığı makalesinde (1926) “ses rengi”ni hissetmekten bahseder ve afaziklerde bunun nasıl korunduğunun ve geliştirildiğinin üzerinde durur.

Bazen -afaziklerle yakın bir şekilde çalışmış herkesin hissedebileceği gibi kimsenin onlara yalan söylemeyeceği hissine kapılırım. Kelimelerle onları yanıltamazsınız. Yanılmaz bir şekilde kavradığı, kelimelere eşlik eden, bütün, kendiliğinden ve istek dışı olan ifadedir ve bu sadece kelimelerle, kolayca canlandırılamaz veya taklit edilemez.

Aynı şeye köpeklerde de rastlarız ve genelde onları bu amaçlar için – yalanları, kötülükleri ve benzeri niyetleri yakalamak, kimin güvenilir, kimin kendi ile uyumlu, çelişmeyen, kimin bir anlam ifade eden olduğunu bulmak için kullanırız.

Köpeklerin böyle durumlarda yaptığını afazikler de insani bir boyutta ve ölçülemeyecek derecede yüksek bir düzeyde gerçekleştirirler. Nietzsche “kişi ağzı ile yalan söyleyebilir ama yüz ifadesi onu ele verir” der.

Afazikler böyle bir yüz ifadesine, beden görünümü ve duruşundaki herhangi bir uygunsuzluğa veya yanlışlığa karşı doğaüstü bir şekilde duyarlıdırlar. Eğer birini göremiyorlarsa – bu özellikle, insan sesine doğruluğu ve gerçekliği veren veya ayrıntıya, ritme, yükselme ve alçalmaya, renge müziğe, en örtülü değişimlere, vurgulara, tonlamaya karşı yanılmaz bir kulağa sahip olurlar.

Onların anlama gücü, kelimeler olmadan, neyin doğal neyin yapay olduğunu anlama gücü işte burada yatar. Bu kelimeleri olmayan ama olağanüstü derecede duyarlı hastalar için konuşmaların yanlışlığını ifade eden şeyler yüz ifadeleri, aşırı duygusal tavırlar, yanlış jestler ve bütün bunların üzerinde yanlış ses tonu ve vurgulardır. Kelimelerle yanılmayan ve yanıltılamayacak olan afazik hastalarımın tepki verdiği şey onlara göre çok ortada olan bu grotesk uyumsuzluklar ve uygunsuz davranışlardır.

İşte Başkan’ın konuşmasına gülmelerinin nedeni buydu.

İfade ve ses rengine karşı özel duyarlılığı düşünüldüğünde afazik bir hastaya yalan söylenemiyorsa, kelimeleri anlama becerilerini korumuş ama ifade ve ses rengine karşı herhangi bir duyarlılığı olmayan hastalar için tamamıyla -eğer böyle hastalar varsa- durum nasıl diye sorabiliriz, diğer uçta olan hastalar, afazi koğuşunda, teknik olarak afazileri olmasa bile, onun yerine tonal agnozi denen bir çeşit agnozileri olan birkaç hastamız var. Tipik olarak bu tip hastalarda, seslerin ifadesel özellikleri, tonları, tınıları, duyumları, tüm özellikleri kaybolur. Kelimeler (ve dilbilgisine dair yapılar) mükemmel bir şekilde anlaşıldığı halde. Böyle tonal agnoziler (veya aprozodiler) beynin sağ temporal lob hastalıklarıyla bağlantılıyken afaziler sol temporal lob hastalıklarıyla ilgilidirler.

Afazi koğuşunda tonal agnozisi olan hastalardan Emily D.’de Başkan’ın konuşmasını dinleyenler arasındaydı. Sağ temporal lobunda bir ur (glioma) vardı. Eski bir İngilizce hocası ve bir miktar üne sahip bir şair olan Emily D.’nin dile karşı nadir rastlanılacak türden bir duyarlılığı ve kuvvetli bir analiz ve ifade gücü vardı. Emily D. tam da zıt uçta olan bir durumu – tonal agnozisi olan birinin Başkan’ın konuşmasını ne şekilde anladığını – dile getirebilirdi. Emily D. bir sesin kızgın mı, neşeli mi, üzüntülü mü olduğunu artık söyleyemezdi. Çünkü onun için şimdi sesler böyle ifadelerden yoksundu. İnsanların, konuşurlarken yüzlerine, duruşlarına ve hareketlerine şimdiye kadar göstermediği ölçüde yoğun bir dikkat gösterdiğini fark etti. Ama bu durum da sınırlıydı çünkü kontrol edilemeyen bir glokomu vardı ve hızla görme yeteneğini yitiriyordu.

Daha sonra, yapması gereken şeyin, kelimeler ve onların kullanılma şekillerine olağanüstü bir dikkat göstermek ve etrafındaki herkesin de aynı şeyi yaptığı konusunda ısrar etmek olduğunu buldu. Ciddi bir dille yapılmayan rahat – dolaylı ve duygusal- konuşmaları gittikçe daha az takip ediyor ve giderek onunla konuşan kişilerin yazılı bir metin dilinde konuşmaları -doğru yerde doğru kelimeleri kullanmaları- gerekiyordu. Bu şekilde, sesin ton ve hissini algılayamamasını bir dereceye kadar telafi edebildiğini bulmuştu.

Anlamın, ses tonu ve kullanımı ile oluştuğu uyarıcı (evocative) dil içinde giderek daha çok kaybolurken, anlamın tamamıyla kelimelerin özenle seçilmesine ve kelimelerin göndermelerine dayandığı – ifadesel (expressive) dil kullanımını koruyup, geliştirebiliyordu.

Emily D. bir taraftan gelişmiş ama bir taraftan da bozulmuş bir algılamanın bu garip karışımıyla -afaziklerimizin tamamıyla karşıtı olan bir karışımlayüzünde donuk bir ifadeyle Başkan’m konuşmasını dinledi. Konuşma onu etkilemedi -onu artık hiçbir konuşma etkilemiyordu- uyarıcı, doğal veya sahte olan her şey onun tarafından algılanmaksızın geçip gidiyordu. Duygusal tepkiden yoksun olan Emily D. (hepimiz gibi) bu konuşma ile kandırılabiliyor muydu? Hiçbir şekilde! “İnandırıcı değil” diye söze başladı. “Düzgün konuşmuyor. Kelimeleri yanlış kullanıyor. Ya beyninde bir hasar var ya da saklamak istediği bir şeyler var!” Başkan’m konuşması, ne düzgün ve ciddi dil kullanımına karşı geliştirdiği duyarlılıktan dolayı Emily D.’yi ne de kelime sağırlığı olup da ses tonuna karşı duyarlılığı gelişmiş afaziklerimizi kandırabildi.

İşte Başkan’m konuşmasının ikilemi. Biz normaller -kuşkusuz kandırılma isteğimizin de katkısıyla- gerçekten kandırıldık (Populus vult decipi, ergo decipiatur) ve hileli olarak yanıltıcı kelime kullanımı ve ses tonu birleştiğinde sadece beyin hasarlı olan bu hastalar kandırılamadılar.

Kaynak: Oliver Sacks – Karısını Şapka Sanan Adam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir